Türkiye’nin ve Türklerin Avrupalı Olup Olmadığı Yönündeki Tartışma Sonlandı
Mevlüt ÇAVUŞOĞLU / AKPM Başkanı, Antalya Milletvekili
Bu sayı AKPM Başkanı, aynı zamanda Adalet ve Kalkınma Partisi Antalya Milletvekili Sn. Mevlüt Çavuşoğlu da konuğumuz oldu. Ocak 2010’dan bu yana görevde bulunan Konsey Parlamenter Meclisinin ilk türk başkanıyla görevi, yaptığı çalışmalar, Avrupa Konseyi Türkiye ilişkileri ve Avrupa üzerine konuştuk:
Röportaj : Aslı YAVAŞCA
2001’de aktif siyasete girdim AK Parti kurucusu olarak ve kısa bir süre sonra da 2002 Kasım ayında da milletvekili oldum. Tabi Ocak ayında 2003’te Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’ne gelen Türk heyetinin üyesi oldum. Türkiye için en iyi çalışmaları burada yapabileceğimizi düşündük. Çünkü içinde üyesi olduğumuz, kurucusu olduğumuz bir uluslararası örgüt. Zorluklar yaşadığımız ve bu zorlukları da aşmamaz gereken bir uluslararası örgüt olduğunu biliyorduk. İlk yıllarda burayı tanımaya çalıştık. Türkiye’nin şartları çok iyi değildi ama bir buçuk yıl sonra Türkiye’nin şartları çok değişti çünkü Türkiye’de çok büyük sessiz devrimler denilen reformlar yapıldı. Biz de burada bunları çok iyi anlattık. 2004 yılında da Türkiye denetimden çıktı. Denetimden çıktıktan sonra biz burada adeta ayağımızdaki prangalardan kurtulduk, savunmadan çıkıp atağa geçtik, artık hiç düşünmediğimiz hayal etmediğimiz pozisyonlara aday olmaya başladık. Önce komisyonlardan başladık, siyasi partilerdeki üst düzey görevlilerden başladık ve tabiki o yıllarda ben arkadaşlarıma şaka yollu da takılıyordum; “Biz burada başkanlığı alırız, almalıyız” diye. Sonra daha yoğun çalışma ve stratejik bir planlamayla adaylık süreci ve lobby çalışmaları ve neticede de önce parti içindeki seçim daha sonra tüm partilerin ve de 47 ülkeden gelen arkadaşlarımızın da çok büyük ekseriyetinin yazılı desteği sonra da zaten oybirliği ile seçilmiş oldum. Türkiye nereden nereye geldi işte. Birçok uluslararası örgütlerde de artık çok iyi noktalardayız ama kurucusu olduğumuz ve uzun süre dışlandığımız ikinci sınıf bir ülke olarak kaldığımız bir örgütün artık başkanlığını yürütüyoruz.
Peki göreve başladığınız tarihten bu güne kısa bir özet geçecek olursak : Görevinize başlamadan önce açıkladığınız örneğin dinler ve kültürler arası diyaloğun geliştirilmesi, ırkçılıkla mücadele gibi öncelikleriniz vardı. Bu önceliklerde ne tür aşamalar kaydedildi? Neler değişti?
Şimdi bu konuda çok ciddi sayıda raporlar kabul ettik herşeyden önce. Gerek genel anlamda gerekse spesifik olarak. Mesela İslamofobya raporu haziran ayında. Ondan sonra romanlar üzerine romanların yaşadığı sorunları değerlendirmek için haziran ayında bir rapor ve de acil oturum düzenledik. Diğer taraftan dinler ve kültürlerarası diyaloğu sağlayabilmek için gittiğim her yerde dini liderlerle de görüşüyoruz. Bu konuda çalışan akademisyenlerle, bu işin felsefi yönünde yoğunlaşan kişilerle de görüşüyoruz. Papayla biliyorsunuz bir görüşme yaptık onun da bu konuda bize yardım etmesini istedik. Hatta genel kurula da davet ettik. “Farklı dinlerden olabiliriz ama orta değerlerimiz var bunları plana çıkararak bu tür ayrımcılıkla ırkçılıkla ve din düşmanlığıyla mücadele edelim” dedik. Biz bu işi bir de büyük bir toplantı halinde, tüm bu saydığım kişileri mümkün olduğunca ve daha da fazlasını katarak bir de siyasileri başta sayın Başbakanımız ve Zapatero olmak üzere medeniyetler arası ittifakın ortak başkanlarını nisan ayında burada genel kurulda bir gün ayırarak, bu konuda bir genel toplantı yapmak istiyoruz. Amacımız özellikle bu değerlerimizin karşısında tehdit olan akımlarla mücadele etmek için hoşgörüyü, dinler arası kültürlerarası diyaloğu ön plana çıkarmak.
Şimdi de Türkiye ve Avrupa Konseyi ilişkilerinden bahsedelim. Türkiye AK’nin kurucu üyeleri arasında bulunuyor. Ocak 2010 tarihinden bugüne de ilk defa bir Türk parlamenter kuruluşun Parlamenter Meclisi’nde başkanlık görevini üstleniyor. Türkiye’nin dünya siyaset sahnesindeki yerini ne ölçüde etkilemiştir buradaki başkanlığımız?
Her şeyden önce Avrupa değerlerine inanan bir hükumetle beraber Türkiye buraya olan yükümlülüklerini yerine getirmeye başlamıştır. Yani, gerek Avrupa Birliği süreci gerekse burada ikinci sınıf ülke konumunda kurtulma. Ama neticede Türk halkı için faydalı olan reformlar yapılmıştır. Yani Türkiye daha fazla demokratikleşmiştir, daha fazla özgürleşmiştir, sivilleşmiştir. En son kabul edilen anayasa paketi de zaten Türkiye’yi Avrupa standartlarına bir adım daha getirmiştir. Avrupa Konseyi ve AKPM, Türkiye’ye bu konuda yardımcı olmuştur her zaman. Gerek aldığı kararlarla, gerek teşvik edici, bazen eleştiriler olmuştur. Bir taraftan Avrupa Konseyi’nin hazırladığı bir çok anlaşmalar var. Sadece AİHS değil, bu yıl 60. cı yılını kutluyoruz. Bu konvansiyonların imzalanması, meclis tarafından onaylanması, bir çoğunu dönem başkanlığında Türkiye imzalayacak veya onaylayacak. Bunların hepsi Türkiye’yi bir adım daha bu değerlere yaklaştıracaktır, yaklaştırıyor. Bir Türk başkanın olması; ben her zaman şunu söylüyorum, dönem başkanlığıyla beraber, Türkiye kendisini daha fazla sorumlu hissetmelidir. Daha fazla örnek olmalıdır ve reformlara daha kararlı bir şekilde devam etmelidir. Buranın değerlerine katkı sağlayabilmek için herşeyden önce Türkiye kendi eksikliklerini gidermelidir. Bunun en başında da AİHM’nin önünde Tükiye aleyhinde olan dosyalar. Çok sayıda dosya var. Rusya’dan sonra ikinci sırada. Bu da kabul edilebilir birşey değildir. Övünülecek birşey değil. Dolayısıyla Türkiye’nin özellikle yargı reformuna devam etmesi gerekiyor ve anayasa reformunu da daha kararlı özellikle yeni bir anayasanın yapılması için kararlı bir şekilde devam etmelidir. Bana göre Türkiye’nin en büyük kazancı budur bu olmuştur ve bundan sonra da bu olacaktır.
AİHM’de neden bu kadar çok dosyamız var? Öte yandan yeni anayasa değişikliğinin Türkiye’nin AİHM’deki dosyalarını azaltmaya yönelik etkisi nedir?
Çünkü Türkiye’de vatandaşlar şu andaki mevcut yargı sistemi içinde haklarını alamadıklarını düşünüyor ve bu nedenle AİHM’ye başvuruyor. Çünkü AİHM kararları her 47 ülkede olduğu gibi Türkiye’de bir hukuk yoludur ve de geçerlidir. Her ülkenin bunu kabul edip uygulaması lazım. Netice itibariyle Türkiye’deki yargıdaki eksikliklerden dolayı olmuştur. Son anayasa paketi tabi ki bu konuda olumlu bir adımdır. Özellikle bireylerin Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı verilmesi, kadınlara çocuklara ve pozitif destek verilmesi gereken kesimlerin bu anayasayla elde ettiği haklar da etkili olacaktır. Bir ombusmanlık müessesesinin kurulması, birçok vatandaşımızın daha mahkemeye bile gitmeden sorunlarının belki çözülmesine vesile olacaktır. Ama en önemlisi Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı buraya gelen dosyaları azaltacaktır. Ama tek başına bu yetmez. Türkiye’de buna benzer iç hukuk yolu mekanizmalarının kurulması gerekiyor ve en kısa sürede yargı reformunun yapılması gerekiyor. Türkiye’nin şu anda en büyük sorunlarından bir tanesi yargı reformunun yapılmamasıdır.
Avrupa Konseyi tarihinde bir ilk olarak kuruluşun danışma ve karar organlarına Türkiye başkanlık ediyor. Bu iki organ arasındaki işbirliğinden bahseder misiniz? Bu tarihi an Avrupa Konseyi ve Türkiye’ye neler sağlayacak?
Tabi Avrupa Konseyi’nin iki tane statüsel organı var. Meclis ve Bakanlar Komitesi. Tabi burada özellikle Parlamenter Meclis ile Bakanlar Komitesi arasındaki uyum çok önemli. Bu uyum olduğu sürece bugüne kadar gördük ki birlikte çalıştığımız zaman birçok sorunun üstesinden geliyoruz, birçok projeyi gerçekleştiriyoruz. Dışişleri Bakanımız Sn. Davutoğlu ile beraber gücümüzü birleştirerek, ayrıca Genel Sekreter Jagland da son derece verimli bir şekilde çalışıyoruz. Yani bu uyumu kendi dinamizmimizle birleştirdiğimiz zaman Avrupa Konseyi’nin çalışmalarına çok önemli katkılar sağlayacağımızı düşünüyorum. Makedonya ve İsviçre dönem başkanlığında arkadaşlarımızla gayet güzel çalıştık. Ama Türkiye başkanlığında bu şekilde çok daha başarılı çalışmalar yapacağımıza inanıyorum.
Şimdi de biraz Avrupa Birliği ve Türkiye’den bahsetmek istiyorum. Avrupa Konseyi gerek hükümetleri, Parlamentosu, yerel yönetimleri gerekse toplumun kültür, eğitim, gençlik gibi sektörlerini içine alacak şekilde geniş bir demokrasi forumu oluşturmaktadır. Türkiye Avrupa Konseyi’ni bu geniş yelpazeye ek olarak insan hakları ve hukukun üstünlüğü konularında da önemli bir diyalog platformu olarak görmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin Avrupa Konseyi’deki etkili varlığı Avrupa Birliği’ne üyeliğini ne ölçüde etkiliyor?
Daha önceki tecrübelere de baktığımız zaman şunu açıkça görüyoruz. Birçok ülkenin AB üyeliği Avrupa Konseyi’nden geçmiştir. Biz her ne kadar ayrı kurumlar da olsak ana değerlere baktığımız zaman, AB’nin üye ülkelerden istediği Kopenhag siyasi kriterleri gibi değerlere baktığımız zaman, Avrupa Konseyi’nin değerleriyle tamamen örtüştüğünü görüyoruz. Dolayısıyla Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin bize olan yükümlülüklerini yerine getirmesi demek, AB’nin de kriterlerini yerine getirmesi demektir. Türkiye için bir örnek verecek olursak, 2004 Aralık ayında AB Türkiye’ye müzakere tarihi verirken ve o müzakere tarihinin verildiği 17 Aralık'tan kısa bir süre önce Avrupa Parlamentosu’nda Türkiye ile ilgili bir rapor kabul edilirken 2004 yine aynı yılın Haziran ayında Türkiye’yi denetlemeye son veren ve AKPM’nin kabul ettiği rapor tamamen bir kriter ve örnek olmuştur. Dolayısıyla bu işin ilk adımı burada atılmıştır.
“Avrupa” kavramı Konsey’in kuruluş yıllarında belirlenmişti. Türkiye de İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kendini batı bloğu ülkesi olarak tanımlamıştı. Buna rağmen günümüzde hala Avrupalı olma, Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olup olmadığı konusu tartışılıyor. Sizce nedir Avrupalı olmak?
Her şeyden önce Avrupa’nın coğrafi tanımı ile ilgili değişik görüşler var ama Hazar Denizi'nin batısı olarak değerlendiriliyor. Zaten Avrupa Konseyi’nin üyesi ülkelere baktığımız zaman da oraya dayandığını görürsünüz. Ama sadece coğrafi bakımdan ya da fiziki bakımdan Avrupa’nın tanımını yapmak mümkün değil. Bugün Avrupayı Avrupa yapan ortak değerlerdir ve de Avrupa’nın değerleri sadece Avrupa’nın sınırlarıyla da sınırlı kalmamıştır. Avrupa’nın sınırları içinde olmayan Afrika da, Güney Amerika da, Asya da, uzak doğudaki ülkeler bile bu ortak değerleri paylaşmışlardır, konvensiyonlar imzalamışlardır, Venedik Komisyonu’na üye olmuşlardır, buraya gözlemci olmuşlardır. Ayrıca üye olurken de bu değerleri benimsediklerini söylemişlerdir. Japonya, Kanada, Amerika, Meksika, Şili gibi ülkeler birer örnektir. Kuzey Afrika Ülkelerinin, Orta Doğu, Filistin’in buraya olan ilgisini söyledik. Netice itibariyle Türkiye hem coğrafi bakımdan hem de değerler bakımından Avrupa’nın bir parçasıdır. Bugüne kadar Avrupa’nın birçok örgütünde çok aktif bir şekilde yer almıştır. Çoğunun kurucusu olmuştur. Ama AKPM Başkanlığına bir Türkün seçilmesi de artık Türkiye’nin ve Türklerin Avrupalı olup olmadığı yönündeki tartışmaya da son vermiştir. Dolayısıyla bu tür gereksiz tartışmalara da son verdiğimizi düşünüyoruz. Buna vesile olduğumuz için de mutluluk duyuyoruz.
Peki, Avrupa’nın ve Avrupa Konseyi’nin geleceğini nasıl görüyorsunuz?
AB’nin geleceğiyle ilgili tartışmalar var. Bir taraftan genişleme tartışmaları, diğer taraftan kendi içinde entegrasyonuyla ilgili. Bir taraftan siyasi birlik olarak, “daha fazla mı yapalım ya da böyle mi kalalım.” Ama bir kurumu bir uluslararası örgütü onun çalışmalarıdır, oluşturduğu değerlerdir. Sanırım insan hakları demokrasi, özgürlükler yani Avrupa Konseyi’nin değerlerine baktığımız zaman bunlar hiçbir zaman yok olacak değerler değildir. Dolayısıyla bunlar geliştirilebilir ama insanoğlu yaşadıkça bu değerler etrafında birleşecektir özellikle Avrupa’yı kastedersek. Dolayısıyla Avrupa Konseyi bu bağlamda rolünü ne kadar iyi yaparsa o kadar etkili olur. Bu konuda bizlere de görev düşüyor. Avrupa Konseyi 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan ilk uluslararası örgüttür, AB de Avrupa Konseyi’ni takip etmiştir. O zamanki kuruluş amacına baktığımız zaman çatışma istemiyorsak savaşlar istemiyorsak, uzlaşmak istiyorsak hoşgörü, tolerans, demokrasi, özgürlükler istiyorsak, bu konuda Avrupa Konseyi etrafında birleşmeye devam etmeliyiz. Onun çalışmalarına destek vermeye de devam etmeliyiz. Bazen AB’nin üye sayısının artmasıyla acaba Avrupa Konseyi’nin değeri azalıyor mu tartışmalarını da görüyoruz. Fakat özellikle AB’nin bizzat kendisinin AİHS’ne ve AİHM’ne üye olma arzusu ve Lizbon Süreci ve de bizim 14. Protokolü onaylamamız sonucunda böyle bir hakkı elde etmesi şu anda iki kurum arasına görüşmeler ve müzakereler devam ediyor . AB de AİHS’ne ve AİHM’ne üye olduktan sonra artık insan hakları konusunda tek bir standart olacak ve tek bir merkez olacak. O da Avrupa Konseyi olacak. Bunların hepsi gösteriyor ki Avrupa Konseyi’nin önemi azalmayacak, aksine artarak devam edecek.



















