Tahran’da hızlı bir gün
Beyhan SOYDAN
Bağımsız Gezgin
Arkadaşım Celal’le Van’dan yaptığımız uzun bir otobüs yolculuğu sonucunda Tahran’a varıyoruz. Her şey bir yana, Tahran’da geçirdiğimiz trafik macerası bir yana...
Başkentte cadde ve sokaklar vızır vızır dolaşan motorcuların istilasına uğramış. İnsan kendisini bir arı kovanının içine düşmüş gibi hissediyor. Motosikletleriyle taşıdıkları eşyalar öyle sandığınız gibi küçük paketler değil. Örneğin bir motorun üstünde dört çuval , 5 lastik, üç adam, arkaya anne, kucağına bir bebek, şoför önüne bir çocuk görmek, sıradan bir olay. Bulabildikleri her şeyi yüklemişler. Motorlarıyla taşınıyorlar gibi.
Motorla Şehir Turu
Arkadaşım Celal İranlı yönetmen Mecit Macidi’nin filminde gördüğü bir sahneden ilham alarak genç bir motorcuyla şehri gezmek için 3 dolara anlaşıyor. İkimiz arkaya biniyoruz. Fotoğraf makinesini gizli kullanıyoruz, çünkü fotoğraf çekerken, yakalanıp sivil polislerce sorguya çekilmekten bıkmış durumdayız. Bu yüzden artık temkinli davranmaya çalışıyoruz. Neyse ki Celal her yakalanışımızdan beş on dakika sonra polislerle dost olmayı başarıyor ve Türk olduğumuzu anlayınca içten bir sevgiyle bizi bırakıyorlar.
Biz fotoğraf konusunda artık temkinliyiz. Ama genç sürücümüz sanki Formula yarışlarına katılmış gibi Tahran sokaklarında tozu dumana katıyor. Motorunu bu şekilde kullanan sadece bizim genç arkadaşımız değil. Bütün sürücüler bir keşmekeş içinde akıyorlar. Trafik İstanbul kadar yoğun değil. Ama yine de her şey arapsaçına dönmüş durumda. Kimin ne yaptığı belli değil. Bu durum bana Azerbaycan ve Hindistan’da karşılaştığım trafik görüntülerini anımsatıyor. Caddelerde trafik ışıkları var. Ama kim kullanıyor acaba, diye merak ediyorum.
Her kavşakta köşe başlarına birer tane düşecek kadar polis var. Ama ne işe yaradıkları pek anlaşılmıyor. Trafik ışıkları manuel çalışıyor. Arada bir açıp kapıyorlar. Hepsi o kadar. Işıklarda duran araçlarla birlikte, bir sürü motor bir anda start alıyor. “Moto Grand Prix”yi aratmıyorlar. Yarışlara falan gitmeye hiç gerek yok, Tahran’da motorları izlemek yarışları seyretmekten farklı değil.
Motor sürücüleri bir anda aralara karışıp çalım ata ata gidiyorlar. Bir sürü kadın şoför var. Bu karmaşada öyle güzel kullanıyorlar ki, onlara hayran kalıyorum.
Bize Çok Benziyorlar
Yayalarsa karşıdan karşıya geçerken bana İspanya’da sokağa salınan boğaların önlerinden koşuşturan insanları çağrıştırıyor. Kim kimden kurtulursa.... Aslında bu da gösteriyor ki, her karmaşanın içinde kendine ait bir düzeni var.
Bindiğimiz motorla bu keşmekeş içinde şehir turuna mı macera turuna mı çıktık, bilmiyorum. Genç sürücümüz ters yönlere girerek, araçların aralarındaki daracık yerlere dalıvererek, startı en başta alabilmek için gazı kökleyip kalkışlar yaparak bize hava atmaya çalışırken arada arkaya dönüp etrafı anlatmaya çalışması da başka bir ilginç durum yaratıyor tabi. Muhteşem turumuzun sonunda ben ömrümden birkaç senenin eksildiğini varsayarken Celal’in de yüzü bembeyaz olmuş, bacakları titriyor, ama bu heyecandan zevk almış görünüyor. “Çok güzeldi, yarın yine turlayalım” diyor. Kendimi toparlamak için bir pastanede mola vermeyi öneriyorum. Birer kek alıp tatlı yiyip tatlı konuşalım diyoruz. Kekin parasını ödemeye kalktığımızda İranlı esnaf bize “yok kalsın”, diyor. Ödemek için ısrar edince “peki, öyle olsun” deyip parayı alıyorlar. Sadece bize mi böyle davranıyorlar, Türk olmamız mı işe yarıyor pek anlayamadım, ama tabi ki bu sıcak davranışları hoşuma gidiyor. Bizim yaptığımız ikramları da ilk teklifte kabul etmiyorlar. Ancak biraz ısrar edince sunulanı alıyorlar. Bu davranışları bizim doğu kültürüne ne kadar benzyor,diye düşünüyorum.
Genç sürücümüz bizi son durak olan Tahran Kapalıçarşı’nın önünde bırakıyor. Muhabbetle vedalaşıp telefon numaralarımızı alıp veriyoruz. Ne zaman istersek bizi zevkle gezdirebileceğini söyleyip bıyık altından gülüyor.
Neler yaşadığımızı anlamış olsa gerek. Kapalıçarşının önü ana baba günü, kıyamet kopuyormuş gibi. Motorlular bir yerden üstümüze doğru geliyor, hamallar başka bir yerden. İnsanlar sanki üst üste hareket ediyor. Her zaman olduğu gibi satıcılar erkek, alışveriş yapanların çoğu kadın.
Güzel Gözlü Kadınlar
Kadınlar eşarplarını aksesuar olarak kullanıyormuş gibi başlarını gevşek bir şekilde örtüyorlar. Gözler çok makyajlı. Daha önce İranlı genç kızlar arasında burun estetik ameliyatının çok yaygın olduğunu duymuştum. Bunu araştırmak için dikkatle kadınların burunlarına bakıyorum. Genelde kemikli ve benim sevdiğim gibi karakteristik bir yapıdalar. Ama gençlerde kalkık burun çok görülüyor. Belki de ameliyatlıdırlar gerçekten. Kadınların kendilerine has bir güzellikleri var, güzel gözlü kadınlar başka bir ülkede bu kadar çok olamaz diye düşünüyorum. Genelde badem gibi kocaman ve parlak gözlere sahipler.
Ben kadınları süzerken Celal giriş kapısını bulmaya uğraşıyor. Tarife rağmen kalabalıkta zor buluyoruz. Topkapı Sarayı’nın ilk girişine benzeyen bir kapıdan içeri giriyoruz. Bir anda kocaman bir avluya çıkılıyor. Avlunun ortasında bir havuz, etrafında abdest alınan çeşmeler var. Avlunun üç yanında kocaman çinilerle süslenmiş kapılardan çarşıya giriliyor. Kapıdan girince sağlı sollu birbirine geçmiş rengarenk dükkanlar bizi karşılıyor. Giriş gerçekten masal gibi büyüleyici. Kapıdan girdikten
sonra gezilecek alan dar. Kadınlı erkekli müşteriler ve hamallarla birlikte itişerek yürümek zorunda kalıyoruz. Dükkanların vitrinleri yok, önleri pazar tezgahları gibi yola taşmış. Hangi tezgahın kime ait olduğu anlaşılmıyor.Yollar ve duvarlar satılan eşyalarla dolu. Pazar yeri de trafikleri gibi karmakarışık. Bunca karmaşaya rağmen kimse acele etmiyor, kimsenin yüzünde telaş ifadesi görülmüyor. Herkes gayet sakin ve güler yüzlü, bizde görülen sinirlilik ve her an kavgaya hazır olma durumu oradaki insanların yüzünde görülmüyor. Bir şey sorduğumuzda canla başla yardım etmeye çalışıyorlar, sıcak ve samimiler.
Çarşıda geçtiğimiz her sokakta başka başka ürünler satılıyor. Bizim Mısır Çarşısı’nı ve Mahmut Paşa’yı anımsatıyor. Ancak bizimki daha düzenli. Onlarınkiyse üstü kapalı bir salı pazarı gibi, arada da mağazalar var.
Çarşıya otantik gümüş takılar bulurum diye ümitlenerek gitmiştim, ama nerede... Orada da her yer Çin malı istilasına uğramış.
Hayal kırıklığımızı bitirmek için ilk gördüğümüz kapıdan çıkıyoruz. Çarşının dışında kuruyemişçiler sıra sıra dizilmişler. Bizden farklı olarak erik, kiraz ve kuşburnu kurusu satıyorlar. Tadımlık her birinden alıyoruz.
Tam olarak kurumuş değiller. Pestil yumuşaklığındalar ve içlerinde çekirdekleri duruyor. Tatlarıysa ekşi mi ekşi ve bol tuzlu, sanki salamura edilmişler. Satıcı halimize bakıp bayağı eğleniyor. Hava kararmaya başlamış, ağzımızda ekşi bir tat, günün heyecan ve yorgunluğu yavaş yavaş üzerimize çökmeye başlamışken otelimizin yolunu tutuyoruz




















