Seçimler, Sayısal Siyaset ve Psikoloji
Dr. Feysel TAŞÇIER
Karşı durulması gereken ödev bellidir: psikolojiyi etkileyen sayısal etkiye de siyasete yön veren Psikolojik algıya da belirli bir yerden sonra hayır…
Yerel seçimlerden sonra siyaset dünyası yeni gelişmelere gebe olacak gibi görünmekte; her zaman yapıldığı gibi ortaya çıkan sonuçlara göre sular kaynayacak gibi olsa da sağduyulu değerlendirmelerin hemen değil sonra yapılacağı beklenmektedir. Anlayacağınız yapılan yada yapılacak değerlendirmeler sonuçların sayısal verileri üzerinde olmakta ve buradan da seçmenin nabzı (psikolojisi) okunmaya çalışılmaktadır. Kazananın değil de daha çok kaybedenin bu psikolojiden dersler çıkarmasını bekleyen bir koşullanmayla hepimiz, herkes veya her seçmen birer veri olarak düşünülüp değerlendirilecek. Tercihlerin neden öyle olup da böyle olmadığını analiz eden bu yorumlarda kazanan ve kaybeden kendine göre nedenler keşfedecektir.
Siyasetin psikolojik değerlerle yüklü olduğunu gösteren bu durum, sadece sonuçlar üzerinden hareketle yapılmaktadır. Oysa eleştirilmesi ve sorgulanması gereken asıl şey, sonuca göre hareket eden siyaset yapma tarzıdır. Seçmeni sayısal bir veriden ibaret gören bu sığ tarz, iknaya değil psikolojiye ağırlık verir. Bilinmelidir ki siyaset yapma tarzını psikolojik değerler oyununa dayandıran her yaklaşım farklı da olsa işin hilesine! başvurur. Oysa uzun vadede psikolojik oyunlarla, refleksif duygu ve dürtülerle kazanılan seçmen tercihi kolaylıkla da kaybedilmeye müsaittir. Kazanmaya koşullanan böylesi bir siyasi ihtiras oyunu, kendine her yolu denemeyi mubah gören bir anlayışla hareket etme eğilimindedir. Oysa bu ihtirastan uzak ve seçmenin sağduyusuna hitap eden ikna siyaseti uzun vadede demokrasi kültürümüze önemli katkılar sunacaktır. demokrasilerde siyasi egemenlik 51/49 denklemini esas alır. Oy çokluğunu esas alan bu matematiksel oran siyasi egemenliğin sayısal verisidir. Bu verinin kesinliğine razı olmak, kazanan ile kaybedenin meşru zeminlerde seçmen üzerinde ikna edici argümanlarla siyaset yapmasının yolunu açar.
Siyaset yapmanın meşru sınırlarına rağmen, her zaman etik ilkeler çerçevesinde işlemediğini de hemen hemen hepimiz fark etmekteyiz. Söz konusu kazanma kaybetme ikilemi olunca, siyaset adamlarının etik ilkeleri seçim kampanyalarında terk etmiş olmalarını anlayışla karşılamak olanaksızdır. Siyaset yapmayı ne olursa olsun kazan da gel mantığı ile kuran geleneksel ve aynı zamanda sığ Amerikan tarzı üsluba dayandırmak ne derece makul? Demokrasiyi diğer bütün rejimlerden farklı ve bir o kadar saygın kılan temel eşitlik, adalet ve özgürlük ilkesine gösterdiği hassasiyettir.
Demokrasinin kimi hassas değerlerini, sırf kazanma adına yozlaştırmak uzun vadede herkese seçimleri kaybettirir. Yozlaşmış bir demokrasinin kazananı olmaktansa saygın ve kendini etik ilkeler çerçevesinde -kurumsal anlamda- koruyup geliştirmiş bir demokrasinin kaybedeni olmayı tercih etmek en makul şey olsa gerek. Ne var ki, kimi ihtiraslı yöneticiler tarafından sergilenen ve on yıllardan bu yana gelişen siyasi tartışmalar, ülkemizde kurumsal bir demokrasi kültürünün tam olarak yerleşmesine engel olmuştur. Biliyoruz ki, insanın doğal yanını oluşturan kimi güdüleri onu bencil düşünmeye ve davranmaya zorlar. Oysa siyasal alan insanın doğal yanından ziyade ortak çıkarı esas alır. Buna göre, siyasetin ve siyaset yapma tarzımızın da bu çerçevede makul sınırlar ve ortak çıkarlar içinde kalınarak yapılması gerekir.
Kitleleri gerçeklerle değil imajlarla ikna etmeyi hedefleyen etik olmayan siyaset tarzı, fazlasıyla postmodern unsurlarla dolu. Sayısal siyasetin verisine motive olmuş tarz, hepimizi giderek daha dar düşünmeye ve davranmaya yöneltmektedir. Nitekim bu tür bir düşünme ve davranma biçimi en çok günlük hayatta karşımıza çıkmaktadır. Örneğin bir bombalama eyleminde veya kazada ilk akla gelen şey ölü ve yaralı sayısıdır. Gözyaşı üzerinde bile rol oynayan bir sayısal etki söz konusudur adeta. Sayı az ise (ne kadarına az denilebilirse?) şükür babında “iyi” der geçeriz, sayı çok ise (ne kadarına çok denilebilirse?) daha farklı bir üzüntü ve duyguyla yaklaşırız. Ölümün yaşandığı bir olaydaki üzüntüyü azaltan ve arttıran temel olgunun sayısal bir veriyle belirlenmesi, sadece siyasi zeminde değil, bireysel anlamda hayata bakış tarzının da sorgulanmasını gerektirir. Bu durum öz olarak matematiksel verinin duygusal ve rasyonel düşünme biçimlerimiz üzerinde kurduğu açık etkiyi ortaya koyar. Bunun sonucunda gelişen düşünce tarzı şunu empoze eder: her şeyin bir muhasebesi yapılabilir, duygu ve isteklerin de! Burada durmak ve bu sonuca itiraz etmek hepimizin temel görevi olmalıdır. Karşı durulması gereken ödev bellidir: psikolojiyi etkileyen sayısal etkiye de siyasete yön veren psikolojik algıya da belirli bir yerden sonra hayır…
Kısacası, psikolojinin siyasete yön vermesi ile birlikte pek çok siyasal ve sosyal sorun da çözüm de beklenmedik anlarda gelişmekte artık. Toplumları gerek içerde gerekse dışarıda birbirine düşman kılan büyük tarihsel kavgaların halen sürüyor oluşunu da unutuluyor oluşunu da yine bu psikoloji ile açıklamak mümkün. Psikolojik yönlendirmenin bireysel düzeyden çıkıp toplumsal hale gelmiş olmasını rasyonel siyasetin yerini duygusal siyasete bırakması ile açıklamak mümkün. Davos’ta Başbakan Tayyip Erdoğan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Peres’e karşı çıkışının Müslüman dünyasında uyandırdığı sempati ve destek, pek çok açıdan siyasetin psikolojik boyutunun ne denli etkili olduğunun yada olabileceğinin en yakın örneğini göstermektedir. Siyasal kavga ve çekişmelerin duygusal tepkilerinin olması doğaldır elbette. Ancak psikolojik tepkilerin siyasal sorunları çözmede değil de daha çok bu sorunların cepheleştirici boyutu düşünülerek ön plana çıkarılması ortak çıkarlar etrafında kurulan rasyonel siyaset zemininin gücünü zayıflatan bir etkendir. Buna göre, siyasetçiye düşen sorumluluk bu zemini zayıflatan değil güçlendiren bir siyaset yapma tarzını ortaya koymaktır.




















