Küreselleşen Dünyada Hakları Korumanın Yolu Olarak Hukuk ve “Vize Sorunu”
Galip KÜÇÜKÖZYİĞİT
1. Hukuk Müşaviri / Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı
Küreselleşme dünya üzerinde hemen herkesin hayatını etkileyen sonuçlarıyla son çeyrek asrın en önemli kavramlarından biridir. Küreselleşme genel olarak "çeşitli ulus ve kültürlere ait maddi ve manevi değer ve birikimlerin uluslararasılaşması" ve "dünya çapında iletişim, etkileşim, ulaşım, ve kaynak dolaşımının kolaylaşması" anlamlarına gelmektedir. Faydalı ve zararlı etkileri üzerinde yürütülen tartışmalar bir tarafa "küreselleşme"; sipariş üzerine değil spontane, tekelci değil çok taraflı, nihai değil süreğen, kontrolü kolay olmayan, çok aktörlü bir fenomendir. Ülkemiz, 21. Yüzyılda küreselleşen dünyada yerini ve yönünü belirlerlerken edilgen değil etken bir ülke olmayı, uluslararası düzene "söz sahibi" bir ülke olarak katkı sunmayı benimsemiş ve politikasını bu yönde belirleyerek, kurum ve kuruşlarını da bu amaca uygun şekilde yenilemeye başlamıştır. Bugün işadamlarımız ve özel sektör kuruluşlarımız dünyanın her ülkesinde ticari, sosyal, kültürel faaliyetlerde bulunmakta, devlet kurumlarımız yüzlerce ülke ile her alanda işbirliği yürütmektedir. Yurt içinde olduğu gibi yurtdışında ve milletler düzeyinde de birey ve ülkelerin haklarını savunmanın en önemli araçlarından biri de "hukuk" tur. Dünya milletleri ile yürüteceği ilişkilerde devlet ve kamu diplomasisine ilişkin faaliyetlerde ülkemizin kullanacağı en önemli araçlardan biri de hiç şüphesiz ki "hukuk bilimi ve uygulaması" olacaktır. Küreselleşmenin vatandaşlarımıza sunduğu fırsatların takibi ve kazanılması da çoğu zaman "küresel bir hukuk" stratejisini gerekli kılmaktadır. Bugün yüzbinlerce vatandaşımız yurtdışında çeşitli iş ve işlemlerde hukuksal konularla karşı karşıya kalmakta hukuksal işlemlere konu olmaktadır. Ülkeler arası seyahat yapan ve yapmak isteyen milyonlarca insanımız "vize" sorunlarına muhatap olurken, yurtdışında hizmet sunan ve sunmak isteyen binlerce vatandaşımız da uluslararası haklardan en azından diğer ülke vatandaşları kadar yararlanmak istemekte, bir kısım ülkelerin vatandaşlarına tanınan kimi hak ve imtiyazların kendisine de tanınmasın beklemektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu hak ve olanakların siyasi ve uluslararası ilişkiler boyutu ile takipçisi olurken şüphesiz ki bu hakları kazanmanın ve genişletmenin en önemli araçlarından birinin de hukuk olduğunun farkındadır. Nitekim yurtdışında yaşayan vatandaşlarımız da pek çok alanda haklarını hükümetler nezdinde siyasi olarak ararken ayrıca yargı ve hukuk yolunu da kullanmaktadır. Türkiye ve Avrupa Birliği (o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu) arasındaki uzun soluklu ilişki üye ülkeler ve Türkiye arasında ciddi bir ortak alan oluşturmuştur. Bu ortak alanın ekonomi, diplomasi, sosyal ve kültürel ilişkiler, gümrük birliği vb pek çok boyutu bulunmaktadır. Bu boyutların hemen hepsinin temelinde "hukuki metinler" ve bunlara bağlı "hak ve ödevler" bulunmaktadır. Bu hukuki metinlerin en önemlilerinden birisi de ekonomik ilişkileri güçlendirmek, adım adım Gümrük Birliğini kurmak ve nihayet Türkiye’yi Birliğe dâhil etmek amacıyla imzalanan "Ankara Anlaşması" dır. Bu anlaşmayla ortaya konulan hedefleri gerçekleştirmek için tarafların temsil edildiği bir Ortaklık Komisyonu kurulmuş, bu Komisyon öncelikli olarak taraf ülkeler arasında işçilerin serbest dolaşımını gerçekleştirmeyi hedefleyerek bu hedefleri gerçekleştirme adına Ankara Anlaşmasına ek olarak önemli kararlar almıştır. Katma Protokol adı verilen bu kararlar Türkiye’nin AB’ye üyeliği için bir takvim ortaya koyan, Türk işçilerinin Avrupa’daki iş piyasasına girişini kolaylaştıran ve Türk işçilerine ve ailelerine de haklar tanıyan nitelikte kararlar olarak göze çarpmaktadır. Ortaklık Komisyonu, Türk işçilerine tanınan hakları garanti almak adına da 1976 tarihli kararında ‘Kötüleştirme Yasağı (Standstill)’ kuralı getirmiştir. Buna göre "Topluluk üyesi devletler ve Türkiye, yasal olarak sınırları içinde ikamet eden ve çalışan "işçiler" için iş pazarına girme konusundaki şartlara yeni kısıtlamalar getiremeyecektir". 1980 tarihinde alınan kararın 13. Maddesinde, ‘Topluluk üyesi devletler ve Türkiye yasal olarak sınırları içinde ikamet eden ve çalışan "işçi ve işçi ailelerinin" iş pazarına girme konusundaki şartlara yeni kısıtlamalar getiremez.’ denilerek işçinin kendisinin yanında ailesi de ‘kötüleştirme yasağı’ kuralının himayesine dâhil edilmiştir. ‘Kötüleştirme Yasağı’ üye ülkelerce ek anlaşmaların yapıldığı tarihte mevcut hakların düzeyinde kötüleştirme yapılamayacağını ortaya koyduğundan, Türk vatandaşlarına ve AB üyesi ülkelerin vatandaşlarına tanınan hakları koruyucu niteliktedir. Örnek olarak; 1980 tarihine kadar Türk işçilerine vize uygulamayan Almanya’nın bu tarihten itibaren vize uygulamaya başlaması halen yürürlükte olan Ankara Anlaşmasına aykırılık teşkil etmektedir ve dolayısıyla hem uluslararası hukuka hem de Avrupa Birliği hukukuna ve ilgili anlaşmalara aykırı bir işlemdir. Yine Almanya 1965 tarihli İkamet Kanunu ile Türk vatandaşlarına tanıdığı, hizmet sunmak için iki ay, hizmet almak için üç ay Almanya’da vizesiz ikamet hakkını 1980 tarihinde yaptığı kanun değişikliği ile ortadan kaldırmış ve Türk vatandaşlarına vize mecburiyeti getirmiştir. Bu mecburiyet çeşitli defalar Alman Mahkemelerine ve Avrupa Adalet Divanına götürülmüş, Adalet Divanı 2009 tarihli Soysal Davasında "Katma protokolün yürürlüğe girdiği tarihte Türk Vatandaşlarına yönelik bir vize uygulaması olmaması nedeniyle "kötüleştirme yasağı"nın amacı ile çeliştiğine ve daha ağır şartlar getirdiğine karar vererek anlaşmanın durumun ihlali anlamına geldiğini vurgulamıştır. Bu alanda verilen benzer kararlara literatürde rahatlıkla ulaşılabilmektedir. Burada sorumlu ve hukuka bağlı bir devlet olarak Almanya’ya düşen ahde vefa ilkesi ve anlaşmalar gereği gerekli yasal ve idari düzenlemeyi bir an önce hayata geçirmektir. Vize konusunda yapılan en açık ve sonuçları bakımından en büyük ihlallerden biri de Aile Birleşimine bağlı olarak yapılan vize taleplerinde yaşanmaktadır. AB Üyesi bir kısım ülkeler yeni oluşturdukları mevzuatlarla aile birleşimi yoluyla vize talep eden şahıslardan Türkiye’de yaptığı Dil ve uyum sınavlarında başarılı olma şartı aramakta ve bu gerekçeyle birçok vatandaşımızı mağdur etmektedir. Getirilen dil şartı ve uyum sınavı benzeri idari düzenlemeler yukarıda bahsettiğimiz ‘kötüleştirme yasağı’na açıkça aykırılık teşkil ettiği gibi Avrupa Birliği İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Beyannamesinde belirtilen ‘aile birliğinin korunması’ ve ‘aile hayatına saygı’ gibi temel hakları da ihlal eden hukuka aykırı düzenlemelerdir. Nitekim Avrupa Komisyonu da, aile birleşimi vizesinin bir kısım sınavlarda başarılı olma şartına bağlanmasıyla ilgili verdiği hukuki mütalaada; "aile birleşimi meselesini salt milli hukuk düzenlemeleriyle ya da ülkeler arası anlaşmalarla şekillendirilebilen bir konu olarak değil aksine birçok uluslararası sözleşmeyle garanti altına alınan bir insan hakları meselesi" olarak görmüş ve Dil Sınavını "temel insan haklarını ihlal eden bir uygulama" olarak değerlendirmiştir. Yukarıdaki örneklere ve benzeri karar ve hukuki yorumların ardından AB üyesi bir kısım ülkeler mili hukuklarında bu yönde değişiklikler yapmaya yönelmiştir. Bu süreçte Avrupa Birliği Organları nezdinde haklarımızın politik ve hukuki yönden eksiksiz bir şekilde aranması ve bu haksız uygulamanın ortadan kaldırılmasına yönelik yoğun bir şekilde kamuoyu oluşturulması çok büyük önem arz etmektedir. Bugün halen pek çok ülke vatandaşı, ulusal menfaatleri uluslararası platformlarda hukuksal anlamda yeterince savunulamadığı için mağduriyetler yaşamakta, bir kısım ülke vatandaşları da hukuksal argümantasyonun desteği ile oransal olarak daha çok imkândan yararlanmaktadır. Hukuk ve adalet ilişkisine zıt olarak yorumlanabilecek bu husus, hukukun hakları korumada bir araç olarak iyi kullanılmasının ne kadar önemli olduğunu da ortaya koymaktadır. Sonuç olarak; küreselleşen dünyada, dünyanın dört bir tarafındaki vatandaşlarımızın haklarının korunmasında, iyileştirilmesinde, ekonomik, sosyal kültürel faydalarının artırılmasında bir araç olarak "hukuk"a ve "hukukçulara" çok önemli bir rol düşmektedir. Ülkemizin 21. Yüzyılda hedeflediği küresel ölçekte etkin ülkelerden biri olma ideali açısından vatandaşlarımızın yurtdışında hak ve özgürlüklerden azami düzeyde yararlanabilmesinin önemi de göz önüne alındığında, bu hakların sağlayıcısı ve koruyucusu olarak hukuk bilimine ve uluslararası hukuk konusunda kendisini yetiştirmiş hukukçulara ihtiyaç olduğu açıktır. Türkiye, küresel güç olma yolunda emin adımlarla ilerlerken uluslararası düzeyde etkin bir ülke olabilmenin bir aracı olarak "global hukuk stratejisi"ni de oluşturmak ve uygulamak zorundadır.




















