Ekonomik Normalleşme

Can Ozan Tuncer
Can Ozan Tuncer
Ekonomist

Ekonomi yönetiminin zor iş olduğunu biliyoruz. İnsan vücudunun her olaya çoğunlukla aynı tepkileri vermesini beklerken  süregelen ekonomik istikrar dönemi, artık insanın ayrılmaz bir parçası olan ekonomik hadiselerin neticelerinin de haliyle aynı olmasını bekletmese de bizleri bu yönde bir alışkanlığa doğru sevkediyor.

2000’li yılların başında yani koalisyon hükümetlerinin son dönemlerinde, ekonomi herkesin korkulu rüyası olduğu gibi geleceğe dair karamsarlığın da en üst seviyeye ulaştığı bir noktaya gelmişti.

Koalisyon hükümetlerinin ve darbelerin öncelikle toplumsal hayata ve dolayısıyla ekonomik işleyişe verdikleri zarar ülkenin genç ve orta yaş kuşaklarında ciddi bir özgüven eksikliği meydana getirdi. 

Terörle mücadeleye harcanan para, yolsuzluklar, hortumlar, yüksek enflasyon ve yüksek faiz oranlarının götürülerini alt alta topladığımızda, kaybettiklerimizin toplamı normalleşmiş bir Türkiye’de yeniden kazanabileceklerimizin işareti gibi duruyor.

Genç nüfusumuzun yoğunluğu ve demografik yapımızdaki dinamizm özellikle popüler sektörlerdeki bir çok yatırımcıyı Türkiye’ye davet eden hatta yatırımcının iştahını kabartan önemli bir boyut. Bunun bir diğer ayağı ise tabi ki ekonomik istikrar.

Hem ekonomisi büyüyen hem de demografik yapısının dinamizmi artan bir ülke bu özelliklerini muhafaza ettiği müddetçe fırtınadan kaçan her yatırımcı için sığınılabilecek bir limandır.

Ancak fırtına dindiğinde bu yatırımcıların büyük bir kısmı sığındıkları limanlardan çıkarak yeni limanlara doğru yol almak isteyebileceklerdir. Bu noktada sizin limanınız o kadar cazip olmalıdır ki bu yatırımcılar sizin limanınıza demir atmalı ve yeni demir atacak gemilerde sizden limanı genişletmenizi istemelidirler.

AK Parti iktidarları döneminde büyük bir ekonomi ve güven testinden geçen Türkiye, bu aşamada önemli bir yol kat etti. Ancak unutulmamalıdır ki ekonomideki global kırılmalar her an kendimizi bir krizin içinde bulmamıza yol açabilir. Bu nedenle tedbiri elden bırakmamakta da fayda var.

90’lı yıllarda karamsarlığa düşen bizler, her şeye rağmen son dönemlerde karamsarlığımızdan kurtulduk ve umutsuzluğumuzdan da kurtulma noktasına geldik.

Koalisyon hükümetlerinin performansları ve darbeler sonrası nesilden nesile miras aldığımız bu post-travmatik ruh hali için en iyi ilaç ekonomik bakımdan iyi yönetilmek ve yaşam standardımızın en azından gerilememesi oldu.

2009 yılında Türkiye’den 7 kişilik bir heyetle ABD’ye yaptığımız bir dizi ziyaretten birinde, ABD Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan 40’lı yaşlarındaki bir görevliyle yaptığımız sohbette 2008 yılında patlak veren krizden çok korktuğunu ve birçok Amerikalı gibi çocuklarının ve kendi geleceğinden ilk defa endişelendiğini gözleri dolarak anlattığında çok şaşırmıştım.

 

Hem kendi ülkesinde hem de jeopolitiği gereği yaşadığı büyük coğrafyada krizler, çatışmalar ve savaşlardan her daim doğrudan veya dolaylı olarak etkilenmiş ama en karamsar anında dahi  yıkılmamış bir ülkenin vatandaşlarıyız. Her şeye rağmen ne kadar güçlü olduğumuzu ve istersek beraber tüm kayıplarımızı, onlardan ders almış olarak, bir kenara bırakarak neleri başarabileceğimize şahit olmanın vakti yaklaşıyor gibi.

İlk yapmamız gerekense kendimize ve ülkemize daha çok güvenmek…