Ekonomide Son Gelişmeler

Prof. Dr. Ramazan AKTAŞ
Prof. Dr. Ramazan AKTAŞ
TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi İşletme Bölümü Başkanı

Acilen ülkemizin sanayi envanterinin çıkarılmasına, teşviklerin il bazında değil sektörel bazda verilmesine, AR-GE yatırımlarının teşvik edilmesine, innovasyon ve marka alanındaki desteklerin arttırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Küresel piyasalarda yaşanan dalgalanmanın kısa vadede sona ereceği konusundaki ümitlerin gittikçe azaldığını görmekteyiz. Daha önceki küresel krizlerden farklı olarak bu sefer kriz gelişmiş ülkelerden, özellikle ABD ve İngiltere’den, bizim gibi gelişmekte olan ülkelere sıçrayan bir dalga olarak karşımıza çıkmakta. Bu krizin, başta ABD bankaları olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki kredi kurumlarının kredi verirken çok rahat davranmasından kaynaklandığı yorumu piyasa uzmanları tarafından paylaşılmakta. İlk bakışta, ipotekli konut kredilerinde görülen kredi riskinin katlanılmaz boyutlara geldiği endişesinin gelişmiş piyasalarda likidite daralmasına neden olduğu gözlenmekte. Hedge fonlarının aşırı büyümesi ve taşıdıkları risklerin artması, dünya piyasalarında işlem gören finansal araçların dünya mal ve hizmet üretiminin çok üstüne ulaşması, ABD’nin cari açık ve bütçe açığının ABD dolarının değerine ilişkin kaygıları artırması, başta petrol olmak üzere emtia fiyatlarındaki oynaklık ve değer artışı, Japonya kaynaklı carry trade işlemlerinin yarattığı likidite ve bunun yarattığı risk kriz beklentisi gibi bir takım riskler piyasaları zaten dalgalandırmaktaydı. Dünya borsalarında ve ABD dolarında düşüş olarak kendini gösteren bu dalgalanma için merkez bankalarının hem piyasalara likidite vermesi hem de FED’in faiz indirimiyle şimdilik dinmiş gözükse de sorunun çözüldüğünü söylemek olası gözükmemektedir. Genel kanı bu tedbirlerin sorunu başka bir tarihe ertelemekten başka bir amaca hizmet etmeyeceği şeklinde. Dalgalanmanın devam etmesi, piyasalarda küresel ekonomik kriz ile ilgili kaygıların devam ettiğini teyit etmektedir. Bu noktada iş dünyası ne yapabilir? Olası bir küresel krizin bizi etkilemeyeceğini iddia etmek oldukça iyimser bir bakış açısını oluşturmakta. Her ne kadar, pozitif büyümenin 2002’den beri devam etmesi yerli ve yabancı yatırımcılar açısından iyimserliği artıran bir tablo olarak karşımıza çıkmaktaysa da ülkemizdeki hızlı ve aralıksız büyümenin cari açığa dayalı olması, yatırımcılar açısından ciddi endişeleri de beraberinde getirmektedir. Türkiye ekonomisinin cari açığı milli gelirin % 8’ine ulaşmış durumdadır. Bu düzeydeki bir cari açığın uzun vadede finanse edilebilirliği konusunda ciddi endişeler bulunmaktadır. Bu noktada, işletmeler düzeyinde yapılması gereken ilk iş, iş dünyasının küresel dalgalanmayı yakından takip etmesi. Özellikle, bu dönemde işletmelerimizin çok hızlı büyümek uğruna aşırı risk almaması lazım. Hızlı büyümek için faaliyet ve finansal kaldıraç derecelerinin artırılması (yeni yatırım yapma ve bunun öz sermayeden ziyade borç kullanılarak yapılması) olası bir ekonomik krizde işletmenin batmasına yol açabilmektedir. Örneğin, önceki krizlerde (2001 krizi gibi) batan işletmelerin tipik özelliği faaliyet ve finansal kaldıraç derecelerinin yüksek olmasıydı. Kısacası, büyümek bir hedef olmalı ama bunun için de aşırı risk alınmamalıdır. Risk alırken hesaplanmalıdır. Çünkü hesaplanmamış risk almak kumar oynamaktan farksızdır. Kısacası, bu dönemde likit kalmaya gayret edilmeli, öz sermaye güçlendirilmeli, kur riskine dikkat edilmeli, kurumsallaşma yolunda mesafe kaydedilmelidir.

Herkesin bildiği gibi, cari açığı doğuran en önemli etmen 2002’den beri YTL’nin diğer para birimleri karşısında aşırı değerlenmesi. Her ne kadar, YTL’nin değerlenmesi bir yandan enflasyonu dizginlemeye yardımcı oluyorsa da diğer yandan dış ticaret açığının büyümesine de yol açmakta. YTL’nin değerlenmesinin bir diğer olumsuz boyutu yerli KOBİ’lerin rekabet gücünü aşındırması. YTL değerlenirken, çoğu KOBİ’miz ayakta kalabilmek için ya işçi çıkarmakta ya da rekabete karşı koyamayıp kapanmakta. Bu noktada işsizliğin çözülememesinin nedenlerinden birisi olarak YTL’nin aşırı değer kazanması gösterilebilir. Özellikle ihracata yönelik çalışan firmalarımızın istihdam yaratamamasının temel nedenlerinden birisi YTL’nin değerlenmesinden dolayı rekabet gücünü yitirmeleridir. Özellikle tekstil ve dericilik gibi emek yoğun sektörler Çin ve Hindistan tehdidi altında bunalmakta ve pazar payını ucuz emek gücünün olduğu bu ülkelere kaptırmaktadır.
Peki o zaman, cari açık ve sıcak para gibi kırılganlıklar ekonomimizde mevcutken olası bir küresel krizden fazla etkilenmemek için ne yapabiliriz? Dış kaynaklı krizlerden korunmak için ülkemizin ekonomik reformları tamamlayarak, iç kırılganlığı azaltıcı politika önlemleri alması gerekmekte. Bunun için başta sosyal güvenlik reformu olmak üzere bir dizi reform gerçekleştirilerek, ihtiyaç duyulan reformların yapılacağı konusunda finansal piyasalara güven verilmelidir. Ekonomimizin büyümesi cari açığın finanse edilmesine bağlıdır. Cari açığın finansmanında önemli rol oynayan sıcak paranın gelmeye devam etmesi de küresel ekonomideki likidite bolluğunun sürmesi sayesinde olabilir. Şu anda ABD’de başlayan ekonomik durgunluk küresel bir boyut kazandığında, bizim gibi ülkelerden ciddi likidite çıkışına yol açabilmekte, bu da önce finansal piyasaları krize sokmakta, finansal krizin uzun sürmesi de en son aşamada reel sektörün krize girmesine neden olmaktadır. Sıcak para çıkışının önündeki fren ise, YTL’nin aşırı değerlenmesinde ana sebep olarak gösterilen Devlet İç Borçlanma Senetleri’nin reel faizinin yüksek olmasıdır. Bu yüzden piyasalarda eskisi kadar oynaklık yaşanmamaktadır.

Şu an için reel sektörü endişelendiren bir diğer husus bu kesimin açık pozisyonu. YTL’nin değerlenmesi, yerli yatırımcıyı YTL cinsinden kredi kullanmaktansa döviz cinsinden borç kullanmaya itmiş ve yaklaşık 59 Milyar $ civarında açık pozisyonu olan reel sektörü YTL’nin değer kaybına karşı hassas bir konuma sokmuştur.

Bu yüzden ülkemizde olabilecek yeni bir krizin kaynağının bankacılık sektörü değil, reel sektör olabileceği ifade edilmekte. Reel sektör kaynaklı krizin arz yönlü olması krizin etkisinin daha uzun sürmesine yol açabilir, ki bu ihtimal tüm ekonomi açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Bunun için reel sektörün döviz kuru riski karşısında alabileceği önlemler hakkında bilgilendirilmesi gerekmektedir. Satış geliri döviz cinsinden olmayan işletmelerin döviz cinsinden borçlanması önümüzdeki dönemde hem kendileri hem de genel ekonomi bakımından ciddi bir risk oluşturmaktadır. Kur riskinin hedge edilmesi konusunda firmalarımızın bilinçlendirilmesi ve bu konuda gerekli önlemleri alması büyük önem arz etmektedir.

Orta ve uzun vadede, Türk firmalarının küresel arenadaki rekabet gücü büyük ölçüde kendi performanslarına bağlı olacaktır. Sürdürülebilir büyüme için firmalarımız verimlilik, teknolojik yenilik, marka, kalite ve çalışanların eğitimi gibi konulara daha fazla önem vermek durumundadır. Uzun vadeli istikrarlı büyüme için devlet, firmalara yapacakları yatırım konusunda doğru istikameti gösterme konusunda daha fazla yardımcı olmalıdır. Acilen ülkemizin sanayi envanterinin çıkarılmasına, teşviklerin il bazında değil sektörel bazda verilmesine, AR-GE yatırımlarının teşvik edilmesine, innovasyon ve marka alanındaki desteklerin arttırılmasına ihtiyaç bulunmaktadır. Firmalarımızın küresel rekabete karşı koyabilmesi için gerekli olan etkililik ve verimlilik düzeyine çıkabilmesine, ancak bu şekilde yardımcı olunabilecektir.

Ekonomimizin 2007 yılı sonunu; % 5 civarında büyüme, % 8 civarında enflasyon oranı, 105 Milyar ABD doları civarında ihracat, 36 Milyar ABD doları civarında cari açık, % 12’ler dolayında işsizlik oranı ile kapatması beklenmektedir. 2007 yılının ilk onbir ayında ihracatta artış, enflasyon ve faiz oranında az da olsa düşüş gözlenmiştir. Buna karşın cari açık, reel faiz ve işsizlikle ilgili konulara çözüm getirilememesi, 2006 yılına benzer biçimde, bu yılın da olumsuz yönleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Dünyadaki likidite bolluğu sürdükçe, ülke içinde iktisadi ve siyasi alanda belirsizlik yaşanmadıkça ekonomik büyümenin devam edeceğini, enflasyon, faiz ve kamunun borçlanma oranlarında iyileşmenin süreceğini, bankacılık ve reel sektörde yabancı sermaye girişlerinin artacağını söyleyebiliriz. Buna karşın dış ticaret açığından kaynaklanan cari açık sorunu ve işsizlik, ekonominin olumsuz yönleri olarak kamuoyunun gündeminde kalmaya aday gözükmektedir.